• 28 Temmuz 2021 11:21
      Son Güncelleme:28 Temmuz 2021 11:21
      erdem koçoğlu
      1246

      Son günlerde artan bir tozla mülteci karşıtlığı devam ediyor. Özellikle CHP’li Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın önce yabancı uyruklu insanlara belediye olarak iş yeri açma ruhsatını vermeyeceklerini, ardından daha faşist bir açıklama ile mültecilere su fiyatlarını on kat daha pahalı satacaklarını ifade eden bir video paylaşması üzerine, bu sorun bir kez daha Türkiye’nin gündemine oturmuş oldu.

      Benim çok hassas olduğum bir konudur mülteci konusu. Bir defa en başta bir şeyi ifade ederek görüşlerimi paylaşmak istiyorum. O da şudur: ben meseleye “mülteci sorunu” olarak bakmıyorum; “insani-vicdani bir sorun” olarak bakıyorum. Hal böyle olunca, onları bizim huzurumuzu kaçırmaya gelmiş sığıntı olarak zinhar görmüyorum. Ölümden kaçan çaresizler olarak görüyorum.

      Şimdi, olabildiğince yazıyı kısa tutarak meseleyi ve meseleye dair görüşlerimi paylaşmak isterim. Bilindiği gibi Türkiye’ye mülteci akını, 2010 yılında Tunus’ta başlayan, giderek bütün Orta Doğu’yu etkisi altına alan, birçok ülkede kralların tahtlarıyla birlikte canlarını da kaybetmelerine sebep olan ve Suriye’de derin bir iç savaşa sebep olan Arap Baharı sonrasında Esed katliamlarından kaçan Suriyelilerin bize sığınmasıyla başladı. Bu bağlamda diyebiliriz ki Türkiye mülteci sorununu kucağında buldu. İki seçenek vardı Türkiye’nin önünde: Ya, birçok batılı devletin yaptığı gibi Suriye ile olan sınırlarını beton bariyerlerle kapatarak Esed’in bu insanları katletmesine göz yumacaktı; ya da, gücü nispetinde bu insanların ölmemesine aracılık edecekti. Hiç şüphe yok ki vicdan sahibi herkes Türkiye’den ikinci yolu seçmesini beklemekteydi. Türkiye’de tam olarak bunu yaptı: Ölümden kaçar herkese kucak açtı.

      Türkiye’nin, en uzun sınırı olan bir ülkede iç savaşın çıkmasında en çok etkilenecek ülke olacağını bilmek bir kehanet değildir. Türkiye, Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın yüksek hassasiyetinin de etkisiyle; komşuluk, tarihsel ve inanç değerlerinin gereğini yapmak konusunda son derece samimi bir tavır üstlendi. Bunu yaparken de “bütün Suriyelilere biz kapımızı açalım” anlayışıyla yapmadı. Meseleyi bir dünya sorunu olarak gördü ve konuya paydaş bütün ülkelerle ölümden kaçan bu insanların can güvenliğini sağlayacak bir ortamın oluşması için her şeyi yaptı. Fakat bu konuda hiç samimi davranmayan batılı ülkeler konunun Türkiye’de bir sorun olmasına zemin hazırlamış oldular.

      Süreç içinde, önce dünyada başlayan ekonomik kriz, ardından Türkiye’nin Amerika ve Batılı ülkelerle yaşadıkları sorunlar, son olarak da pandemiyle birlikte iyiden iyiye toplumun ekonomik olarak sıkıntıya girmesini beraberinde getirdi. Muhalefet bu durumdan da istifade ederek sürekli mültecileri gündemde tutmaya, yaşanan bütün kötülükleri mülteciler üzerinden değerlendirerek mültecilere karşı nefretin oluşması ve bu yönde sosyolojik bir taban oluşturmak için var gücüyle çalıştı. Unutmamak lazım ki; işler yolunda iken insanları provake etmek zordur, insanların burnunda soluduğu bir ortamda ise ilk ateşi tutuşturacak bir deliyi bulmak yeterlidir.

      Muhalefet, öyle provakatif, öyle asparagas, öyle gerçek dışı beyanatlarla mültecilere karşı nefretin oluşması için çalıştı ki, toplum –en azından bir kesim- yaşadığı bütün sıkıntıları ve kötülükleri mültecilere mal etmeye başladı. Bu inancın pekişmesinin birkaç sebebi vardı: Birincisi, ekonomik olarak dar bir boğazdan geçilmesidir. İkincisi, toplumun algılarını yönetmede mahir olmalarıdır. Üçüncüsü, sorunun beklenenden uzun sürmesidir. Dördüncüsü, ırkçılık güdüsüdür. Beşincisi, meseleyi bilinçli bir şekilde politikleştirilerek bu dram üzerinden siyaset devşirilmesidir.

      İddialar:

      -Suriyeliler hayatlarını bedavadan yaşıyorlar.

      Külliyen yalan. Suriyelilerin emekleri bizim tarafımızdan sömürülmektedir. En zor işlerde en ucuz işgücünü Suriyeliler ve diğer mülteciler oluşturmaktadır.

      -Suriyeliler işsizliğe sebep olmaktadırlar.

      Külliyen yalan. Suriyeliler bizim vatandaşlarımızın burun kıvırdıkları işlerde ve çok zor şartlarda çalışmaktadırlar. Hatta, başta Suriyeliler olmak üzere, mültecilerin bir çok sektörün ayakta kalmasına katkı sağladıklarını söylemek bile mümkün. Örneğin Şavaklılar 6-7 bin liraya Türk çoban bulamazken, bunun yarı fiyatına mülteciler sayesinde hayvancılık yapmayı sürdürebilmektedirler. Bizim vatandaşlarımız bunun yerine 2-3 bin lirayla koruculuk yaparak apartman dairesinde yaşamayı tercih etmektedirler.

      -Suriyeliler vatanlarını korumak yerine, neden kaçıyorlar?

      Bu da ya cehaletten ya da bilinçli olarak yalan söylemenin ifadesidir. Suriye başka bir ülke ile savaşmıyor ki kaçmalarından bahsedelim. Suriye, “iç savaş” yaşıyor. Ve bu savaşın tarafları Amerika’ın desteklediği PYD/YPG, Rusya’nın desteklediği rejim ve birkaç ülkeyi birden işgal eden DEAŞ’tı. Bu insanlar hangi silahlarla, kime karşı savaşacaklardı.

      -Suriyeliler bayramlaşmaya giderken korkmuyorlar, orada yaşamaktan niye korkuyorlar?

      Bu ifade de ya cehaletten (ki, ben öyle olduğunu düşünmüyorum, bilinçli kasıt var), ya da meseleyi provake etmek amacıyla söylenmektedir. Suriyeliler bayramlaşmaya gittiklerinde, Suriye’nin kadim şehirlerine, yaşadıkları evlerine veya tatile gitmiyorlar. Türkiye’nin sağladığı güvenlikli bölgelerde ailelerini ziyarete gidiyorlar. Bu son derece insani ve vicdani durum bile manipüle edilerek, toplumda nefret duygusunun oluşması için muhalefet ve ırkçılar tarafından kullanılıyor.

      Çözüm ne?

      Çözüm, bir an önce bu insanların yurtlarının savaş alanı olmaktan çıkarılması, buraların onarılması, can güvenliklerinin kesin bir şekilde sağlanarak yurtlarına dönmelerini sağlamaktır. Ne Sayın Erdoğan, ne Türkiye devletinin Suriyeliler “ne güzel ettiler de geldiler” modunda değildir. Bu durumun bir tercih değil, bir zorunluluk olduğunu kabul etmektedirler.

      Mülteci düşmanları ve ırkçıların eleştirisi “Türkiye’nin Göç Politikası” üzerine olsa, hepimiz bunu alkışlarız, destekleriz. Çünkü her şeyin bir taşıma kapasitesi olduğu gibi, her ülkenin de mülteci taşıma kapasitesi vardır. Kapasite dolan bir kap nasıl ki fazlasını taşırıyorsa; ülkenin kaldıramayacağı kapasitede ve yoğunlukta mülteci akını da ülke sosyolojisinin taşmasına sebep olur. Hele bu sorun bir de planlı, programlı, bilimsel veriler ve gerçekler ışığında koordine edilmez ise bu risk daha da büyür.

      Türkiye, ekonomik sıkıntılar ve yeni göç dalgalarıyla birlikte (Afgan göçü) bu sorunu hem daha çok konuşmaya başlayacaktır, hem de Allah muhafaza daha sıkıntılı bir sürece girebilecektir. Türkiye’nin 2023 ve 2024’te seçime gideceğini de hesaba katacak olursak, bu sorunun hem içeriden hem dışarıdan bilinçli olarak daha çok kaşınacağını ve bunun üzerinde siyasi bir mühendislik çalışması yapılabileceğini kestirmek zor değildir.

      Dünya tarihi mülteciler nedeniyle kötüye giden bir ülke olduğunu bize haber vermiyor, en azından bende böyle bir bilgi yok. Ama planlı ve programlı bir mültecinin/sığınmacının uzun vadede büyük kazanç sağladığını birçok kaynaktan okudum. Buna rağmen Türkiye, meselenin politikleştirilmesi ve “seçim vaadi” olarak sunulması karşısında seyirci kalmamalıdır. Hem siyasal zeminde, hem sosyal zeminde meselenin daha çok derinleşmemesinin önlemleri bir an önce alınmalıdır.

      Yoksa Tanju Özcan gibi insanların kan kokan açıklamaları; seçim vaadi olarak toplumu “müjdeleyen” Kılıçdaroğlu gibi muhalefetin ve bu yola baş koymuş, bunun için parti kurma çalışması bağlatmış Ümit Özdağ gibi faşistlerin toplumu tahrik etmeye; eğer mümkünse insanları “mülteci avına” çıkmaya davet edeceklerinden şüphe duymamak gerekiyor.

      Amerika’nın Afganistan’dan çekilmesiyle birlikte başlayan Afgan mülteci akınının yeni bir planın, hesabın, politik bir mühendisliğin çalışması olma ihtimalini de akıllarda canlı tutmakta fayda vardır.

      Gönül isterdi ki, mülteci sorunu bilimsel, rasyonel bir zeminde tartışılsın. Bu yapılırken de tek ölçü insan olsun, vicdan olsun, inanç olsun, hukuk olsun. Ama maalesef bunun yerine ırkçı-faşist, politik, vicdansız, insafsız açıklamalar tercih ediliyor.

      Tanju başkana birileri söylesin: Mültecilere iş yeri açma ruhsatı vermeyerek, suyu on kat daha pahalı vererek mülteci sorununu çözmüş olmuyorsun. Aksine, mültecilerin “sorun” olmasına katkı sağlıyorsun. Fakat, başkanın faşizan duyguları aklını esir aldığı için bunu idrak edecek durumda değil, bunu da biliyorum.

      Son olarak, “İslam bu meseleye nasıl bakıyor” sorusuna cevap vermekte fayda var. İslam, bütün dünyayı insanlığın ortak yaşam alanı olarak görür. Devlet sınırları insanların koyduğu bir şeydir. O yüzden de din; kişinin özgürlüğünün kısıtlandığı, can-mal-nesil ve din özgürlüğünün tehlikede olduğu ortamlarda Müslüman’a “hicret” etmeyi farz kılar. Hem de “Rızık korkusu mu yaşarsınız!” diye de uyarı da bulunur.

      Suriyeliler Türkiye’ye tatile gelmediler. Suriyeliler bizim kara kaşımıza-kara gözümüze hayran oldukları için de Türkiye’de değiller. Suriyeliler, evin “istenmeyen misafiri” olmaktan haz duydukları için de burada değiller. Suriyeliler sadece “ölmemek” ve sadece “yaşamak” için buradalar.

      Aslında Suriyelilerin Türkiye’de olmalarına karşı gelmek onların “yaşamalarına” karşı gelmek demektir. Suriyelilerin Türkiye’de olmalarına üzülmek, onların “ölmediklerine” üzülmek demektir.

      Bendeniz, ömrümün sonuna kadar vicdanımın, imanımın sesini dinlemeye devam edeceğim. Tanju Özcan ve evanesi, Necaşi’ye ölümden kaçarak sığınan Müslümanları geri almak için yola koyulan müşriklerin elçileri olmaya gönüllü olabilir. Ama ben sonuna kadar “işin ucunda ölümde olsa, ölümden kaçanları size teslim etmem” diyen Necaşi tarafından olmaya devam edeceğim.

      Yorum Yazın